İçeriğe geç

Hayatta bedava yoktur

Çocukluğumu yaşadığım yıllardan hatırlıyorum, gazeteler kuponlarla oldukça fazla promosyon ve hediye ürün dağıtırlardı. Bunun adı da kampanya olurdu. Hatta o kadar yaygındı ki hatırlayanlarınız bilirler kara borsa gibi kupon pazarları peydah olmuştu.

İnsanlar bedava aldıklarını düşünüyorlardı hatta çocukken alamadığım için çok canım sıkılırdı. Ama zamanla farkına vadım ki aslında bedava kelimesiyle şartlanıyoruz ve ödediğimiz paranın ya da bedelin hiç farkına varmıyoruz. Oysa ki bedava diye bir şey yok. O bedava sandığımız şeyin bedelini önce ya da sonra mutlaka ödemiş oluyoruz.

Peki, bu bedellere bakacak olursak acaba neleri bedel olarak, bir şeylerin karşılığı olarak veriyoruz? En basitinden zevk ve keyif uğruna sigara kullanırken para verdiğimiz gerçeğiyle yüzleşiyoruz ancak sağlığımızı verdiğimizi göz ardı ediyoruz.

Evet ,sigara sağlığa zararlıdır diyoruz ama sadece bununla kalmıyor bağımlı hale geldiğimiz için özgürlüğümüzden de ödün veriyoruz. “Aklınızı kullanın” uyarısı yüce kitabımız Kuran’da 822 kere geçer. Esasında şeytan bizleri zorla değil kolay ile kandırıyor. Bu nedenle de aklımızı kullanmamız tavsiyesi defalarca gündeme geliyor. İnsanın heva , heves ve hazzının ardına gizlenen şeytanın aslında tek istediği özgürlüğümüzü elde etmektir.

HEP DAHA ÇOK HEP DAHA FAZLA

Özellikle Türk filmlerinde sıkça duyarsınız, “Ruhunu sattın, ruhunu sat” vb gibi ifadeleri. Bu sözün bir perde arkasında daha çok yaşama, daha çok elde etme duygusu yatar. Oysa daha çok elde etmek için daha çok çalışmak gerekir ve biz daha çok çalıştıkça önce kendimizden çalmaya başlarız.

Çocuğumuza, eşimize ayıracağımız vakti kısarız. Sonra spordan, kişisel donanımlarımızı keşfedecek zamandan ve daha sayamadığımız ama yapmak istediğimiz çokça şeyden de ödün vermiş oluruz. Çünkü çoktan ruhumuzu satmışızdır. Özgürlüğümüz elden gitmiştir.Bu hareketlerimiz özetle aslında şudur; 10 kg keçiboynuzu yiyerek 3-5 gram bal ya da pekmez tadı almaya benzer. Oysa biraz durup sakinleşsek , önce kendimize sonra etrafımıza baksak kısa da olsa bir süremizi bizi yaratanla konuşmaya ayırsak nasıl olur dersiniz?

Biraz durup sakinleşelim ve şöyle bugünümüze kadar bir bakalım geçmişimizde özgürlüğümüzden ne ödünler verdik de şimdi daha huzurlu, konforlu ve rahat olduğumuzu düşünüyoruz. Gerçekten de öyle mi acaba?

Değerli okurlarım bir süredir takdir edersiniz ki yazılarımızla buluşuyoruz ve kaynak göstererek okuduğumuz kitaplardan, izlediğimiz filmlerden paylaşarak ilerliyoruz. Şu an da sizlerle bu yazıyı yazarken paylaşmak istediğim bir duygu var bunu da yaşamaya çalıştığım için mutluyum.

ANI YAŞAMAK. Sizlerle paylaşıyorum ki umarım sizler de okurken anı yaşamanın tadına varırsınız. Gerçek ile yüzleşip anı yaşadığımız çözümün işin dengesini tutturmak olduğunu unutmayalım. Hatta bununla ilgili Kasas Suresi’nde şöyle bir ayet geçer. “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma….” (77. ayet)

Yani işin dengesinden niyetle hareket edersek bizler dünyada temel ihtiyaçlarımızı nasibimiz gidermekle meşgul olsak ötesi için de sıkıntı yaşamayacağımızı anlayabiliyoruz. Öyleyse nasip nedir diye bakalım isterseniz. Nasip; birinin payına düşen şey, elde edebildiği pay olarak açıklandığını görürsünüz. Nasibimizden fazlası için neden özgürlüğümüzü çarçur ediyoruz?

Özgürlükten adım adım uzaklaşan bir bireyin yaşadıklarını izleyebileceğiniz bir film tavisye etmek istiyorum. Hırs ve heveslerimiz bizi ele geçirince aciz bir insan olarak düşünme yetimizi nasıl kaybedeceğimizi anlatan bir film. “Bornova Bornova*”. Filmi izleyenler elbette vardır. Senaristin yaşadıklarını adım adım gözlediğinizde özgürlüğünün ne uğruna kaybedildiğine şaşıracaksınız.

Krishnamurti özgürlüğümüzden vazgeçince başımıza gelecekleri şu sözüyle ne güzel özetler aslında : “Özgürlük olmadığında, kurnazlık zekâyı ele geçirir.”

*http://www.beyazperde.com/filmler/film-176460/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir