İçeriğe geç

Kendimize özgü bizi inşa etmek

21212

Son vapur yolculuğumda martılar ve kuşlar takıldı gözlerime. Bir süre özellikle kuşları düşündüm. Kuşların yavru döneminden kendi başına hareket edebileceği zamana kadar geçirdiği evreler gözümün önünde canlandı. Bir televizyon kanalında seyrettiğim belgesel geldi sonra aklıma. Belgeselde anne kuş, yavru kuşa beslenmesi için gagasıyla destek oluyordu. Evet biliyoruz ki kuşların dişleri yok. Anne kuş gagasıyla kopardığı parçaları yavru kuş gagasını kullanmayı öğrenene kadar vermeye devam ediyor.Hatta bazı yavru kuşlar birbirlerine de yediriyorlar. An oluyor yavru kuş yuvada kendinden daha büyük bir başka kuşla paylaşımda bulunuyor Peki, bu desteği alan ve bağlılığını minnettarlığını elden bırakmayan kuşlar kadar müteşekkir oluyor muyuz bizi yetiştirenlere? Ya da bizden önceki kuşağın desteğine ne kadar sıcak bakıyoruz? Kuşlar kadar esnek veya özgür müyüz bu konuda?

Neden böyle bir soru geldi aklıma derseniz 2 gün önce okuduğum bir makalede şunlar yazıyordu. “Flow Coaching International tarafından düzenlenen ve Flow Coaching International Fakülte Üyesi ve Yönetici Koçu George Phipps’in katılımıyla gerçekleşen “2020’de İş yeri: İş yerinde 5 kuşak” seminerinde, 2020’de iş yerinde beş kuşağın arasındaki iletişimin nasıl sağlanacağı konuşuldu. Phipps, öncelikle kuşak tanımlarını yaparak, 1946 öncesinde doğan geleneksel kuşağın, 1946 – 1964 arasında doğan Baby Boomers kuşağının, 1965 – 1976 arasında doğan X kuşağının, 1977 – 1997 arasında doğan Y kuşağı ve 1998 sonrasında doğan 2020 kuşağının çok yakında iş dünyasında birlikte yer alacağını belirtti. Phipps sunumunda ayrıca kuşaklar arasındaki farklılıkları yönetmenin en önemli adımının sorunun kaynağını bulmak olduğunu da sözlerine ekledi.

Osmanlı zamanında ki eğitim sistemini gezilerinde defalarca dinlediğim İstanbul seyyahı değerli Fahri Sarrafoğlu’nun diline pelesenk ettiği bir kelime vardır “Lala”lık. Bu konuyu bir de ondan okumanızı da ayrıca tavsiye ederim.(*)

Esas konumuza dönersek bizim iş hayatımızda olsun sosyal hayatımızda olsun alanlar farketmez mutlaka kendisinden uyarı, tavsıye ve destek aldığımız bireyler vardır. Özellikle aynı iş kolunda bizden önce tecrübe edinmiş “aksakal” ya da “duayen” dediğimiz kişiler vardır. Bunların bilgi ve tecrübesine her zaman ihtiyacımız vardır. Ama aynen birebir kopyalamadan. Kendinden de bişeyler katarak, kendini geliştirerek. Yoksa onun adı taklit olur, o zaman tekâmül olmaz

Günümüzde dikkat ederseniz hiç uzun ömürlü ya da alışılmıştan daha uzun soluklu bir Türk şirketi yoktur. Türk şirketleri, neden bir İngiliz şirketi veya Japon şirketleri gibi olmuyor ? Çarpıcı bir gerçektir ki, dünyada 100 yaşını aşan şirket sayısı Avrupa’da 6 bin, Japonya’da ise 30 binler civarındayken neden bizde çok az sayıda şirket vardır ?

Acaba şirket yöneticileri kendi fikir ve deneyimlerini dikte etmeye çalışıyorlardır da iletişim kopuyor olabilir mi? Veya yeni gelen nesil yöneticilik tecrübeleri konusunda kendinden bir önceki yönetim kuşağını dikkate almıyordur. Tıpkı oğluna şirketi devreden babanın hikayesinde anlatacağım gibi. Hikâye şöyle geçer: Baba oğluna şöyle der: ” Aman oğlum dikkatli ol. Şirketin en üst katında hiç bir şey yapmadığını düşüneceğin bir beyefendi var onun işine hiç karışma”. Baba böyle demesine rağmen, yeni yönetime geçen oğlu bir gün o kişinin odasına gider. Bakar ki masası boş, kendisi de ayak ayak üstüne atmış, gökdelenin en üst katından çevreyi gözlüyor. Üstelik hiçbir iş yapmadan. Sadece gelip 360 derece şehri gören yerden etrafı seyrediyor, çayını yudumluyor keyifle. Ha bu arada çok da yüksek ücret alıyordur. Dayanamaz ve babasına verdiği sözü unutarak o kişiyi işten çıkartır. Çıkartır ama bir müddet sonra işler bozulmaya başlar, satışlar düşmeye başlamıştır. Babası, işlerin nasıl gittiğini anlayınca oğluna hemen sorar : “Yoksa üst kattaki çalışanımızı işten mi çıkardın”..Evet, der oğlu umursamazca, zaten çok da maaş alıyordu. Babası kızar ve “Oğlum o çok tecrübeli biriydi. Ona orayı verdik ki. Rahat çalışsın, piyasayı gözetlesin rahatça, bizim gibi işletme körlüğüne girmeden. Bizim üretim telaşı ile işlerin akışı içerisinde yeterince piyasadan haberimiz olmuyor. Hangi ürünlere talep oluyor, kim ne üretiyor, nasıl üretiyor. İşte bütün bunları bu senin boş oturuyor dediğin kişi takip ediyordu. Yani senin anlayacağın bizim dışarı ile gözümüz-kulağımızdı.”

Evet, fikrimizi ve yönetim şeklimizi dikte etmek yerine veya bize söylenileni olduğu gibi alıp boyun eğmek yerine, sahip olduğumuzu geliştirmeliyiz. Önceki nesilden gelenleri harmanlayarak kendimize özgü bizi inşa etmeliyiz. Peki, söylemesi kolay da uygulaması zor nasıl uygulayacağız derseniz işte cevabı Diyojen vermiş: “İki kulağımız ve bir ağızımız var; daha fazla dinleyelim ve daha az konuşalım diye”.

Az konuşalım sözü yanlış anlaşılmasın ! Boyun eğmeyelim, sadece kabul edip var olandan bize faydalı olacak olanı seçip kullanalım. Lütfen kuşaklar arası iletişimde dinleyici olmayı tercih edip doğru zamanda doğru kararlarla iletişimimizi sağlıklı sürdürelim.

* http://www.sarrafoglu.com/sizin-lalaniz-var-mi/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir